14 Ekim 2011 Cuma

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Uzun zaman sonra elime alıp kısa bir sürede okuma imkanını buldum. Aslında daha önceden de okurdum ben bu kitabı ama her kitabın kendi zamanı var heralde. Zamanı gelmeden alamadık elimize kitabı. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Barış Bıçakçı'nın dördüncü romanı. Benim ise okuduğum beşinci Bıçakçı romanı. Aynı isimle çekilmiş, romandan uyarlama bir de film var. Film ile ilgili bilgilere şuradan, kitap ile ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Barış Bıçakçı okumaktan aldığım  tadı başka hiç bir şeyden alamadım... Belki Kemalettin Tuğcu... ama yok lan Barış Bıçakçı daha güzel. Değişik bir uslübu var bir kere. Daha önceki Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra yazımda da bunlara değinmiştim zaten. Çokta değinmemişim aslında şimdi bakınca. Değinelim o zaman. Yazar hikaye anlatımını samimi ve içten bir dille gerçekleştiriyor. Anlattıklarında bir Menteş absürdlüğü yok mesela. Hepsi, yazdığı her şey hayatın bir aynası gibi. Okurken bunları biri yaşamıştır, şu anda yaşıyordur veya yaşayacaktır diyebiliryorsunuz. Yazılmış olanların kendi hayatınızdaki yansımalarını daha çok düşünüyorsunuz. Her romanı okurken karakterlerle ve yaşadıkları ile kendi hayatınızdan özdeş noktalar yakalamaya çalışırsınız elbette. Benim demek istediğim bir Bıçakçı romanında bu eylemin kitapla birlikte başlayıp ancak kitap bittikten sonra sona ermesi. İyice Selmanlaşmadan yazar ve kitapları hakkındaki övgülerime son vereyim. 

Neydi peki bizim büyük çaresizliğimiz? Herkesin hayatta üstesinden gelemediği, altından kalkamadığı bir şey var mıdır? Ya da insanların kudreti dışındaki bir meseleye mi işaret etmektedir bu ifade? Çaresizlik kelimesi acınacak bir halde olmayı da beraberinde getirir mi insana? Enderle Çetin şanslıydı bence. Birbirlerini çok iyi anlayan, anlaşmak için konuşmaya gerek olmayan dostlardı onlar çünkü. İnsan hayatının her aşamasında yanında olacak birini bulamıyor her zaman. Zaten bulması da gerekmiyor bazen. Peki böylesi iki dost nasıl olup da çaresizlikten söz edebiliyorlar? Henüz yeterice düşünmedim üzerine ama çaresizliklerinin kitapta yazan şey olmadığını biliyorum. Her neyse efendim okumak isteyenlere tavsiye olunur.     

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bu Bir Deklarasyondur


Şu anda yüksek lisansımın ikinci haftasını tamamlamış bulunmaktayım. Bütün hafta yok o makaleydi, bu kaynaktı koşuşturdum. Makaleleri okudum bir şey anlamadım, okudum bir şey anlamadım, okudum.... ve bu böyle defaatle devam etti bir şeyler anlamaya başlayana kadar. Sonunda bugüne yetiştirmem gereken değerlendirme yazısını yazacak kadar bilgi sahibi oldum ve hocama yolladım yazımı. Peki bu neyi gösterir? Gelecek olan haftaların bir önizlemesi niteliğindeydi bence geçtiğimiz hafta. Kış yaklaşıyor ve ben mümkün olduğunca çok çalışmaya çalışacağım. Bu neyin deklarasyonudur derseniz, asosyalitenin, hayırcılığın ve bahenekar olmanın deklarasyonudur. Bu böyle biline.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Hayallerin Gerçek Olayazması

Bu sabah okula giderken Üsküdar'a geçmek için vapura bindim. Artık İlahiyat Fakültesinde okuduğumuza göre bir takım faydalarını da göreceğiz tabi ki. Mesela okula gittiğim her gün sabahları Boğaz'ı görmek gibi bir faydadan bahsedebiliriz. Bunun nesi fayda diyenler için oksijenin zihin açtığını, sabah saatlerinde henüz havalar kirlenmeye ve ısınmaya başlamamışken oksijenin en çok bulunduğunu hatırlatmak isterim. Neyse efendim mesele o değil zaten.

Üsküdar Hazerfan Ahmet Çelebi iskelesine doğru yürürken, başımı Karaköy taraflarına çevirdiğim zaman kalbim bir an çok kısa bir anlığına tekledi. Bunca sene sonra? Tekrar karşıma çıksın? Hiç sanmıyorum dedim. O iş bitmişti. Lise II'den beri ortalıklarda yoktu. Bir hafta, ne ben gidiyorum dedi, ne benimle gelir misin dedi, çekti gitti. Bir daha haberini alamamıştı(m)k. Ama orada duruyordu işte. Hatta kardeşi de ondan biraz ötede duruyordu. İkiz değillerdi ama birbirlerine benziyorlardı. Kardeştiler dedik ya. Ben gözlerime inanamadım tabi ama adrenalin kanıma yayılmaya başlamıştı bile. Müthiş bir hızla iskeleye doğru koştum ve kendimi vapura attım. Zira kapıları kapatıyorlardı. Vapurun diğer tarafına doğru acele bir tavırla gittim ve neredeyse otomatik bir şekilde fotoğraf makinemi çıkardım. Zoomu en sona getirip onun bir fotoğrafını çektim. Yetmedi, çektiğim fotoğrafı açtım bir de ona zoom yaptım. Soyadı tutuyordu. Allahım bu ne mutluluk. İsim tam çıkmamıştı ama. Vapurun yerinden ayrılıp iyice yaklaşmasını bekledim. Vapur iyice yaklaştığında bir kere daha fotoğrafını çektim. Fotoğrafını çekmeme gerek kalmadan o olmadığını anlamıştım zaten. Tam anlamıyla yıkıldığımı söyleyemeyeceğim ama bir ara gerçekten heyecanlanmıştım. Kimden ya da daha doğru bir ifade ile neyden mi bahsediyorum. 

Grand Princess'tan bahsediyorum tabi. Deran belki hatırlar belki de hatırlamaz. 2005'te ülkemize gelen ve bir daha Karaköy iskelelerinde arz-ı endam etmeyen o nankör cruiser tipi gemiden bahsediyorum. Bir de yüzsüz yüzsüz kardeşlerini bizim Boğazımızın orta yerine dalga geçer gibi yollamış. Olmaz olsun böyle kardeşler. Ya bırak ya.


Ruby Princess
Star Princess

Bu Princess şirketini de Allah bildiği gibi yapsın. Bütün gemileri benzer üretmişler. İsteyen buradan bakabilir. Bu Star Princess'ta Grand Princess'in ikizymiş hatta Golden Princess'in üçüzüymüş. Vefa da bir semt adıymış dostlar.

16 Eylül 2011 Cuma

Veni, Vidi, Wiki: Bosna


Bosna'ya gittik geldik ama bir yazı yazacak kuvveti kendimde bulamadım. Halbuki ilk geldiğim günlerde yazı yazmak için oldukça hevesliydim. Daha önceden Bosna'ya gitmiş, bu konuda tecrübe sahibi Faruk arkadaşım demişti ki "Döndükten sonra ilk hafta yazmazsan sonra çok zor yazılıyor". Evet bakınız döneli 12 gün olmuş. Neyse efendim zamanla hevesim gittikçe azaldı neredeyse kayboldu derken, "Artık yeter" dedim kendime. Baktım ki Bosna ile ilgili bir yazı yazmadan başka bir yazı yazamayacağım. Yazmaya başladım işte.

Asıl ismi Bosna-Hersek ülkenin. Dünya üzerinde Balkanlar diye tabir ettiğimiz, bizim ise "Bir zamanlar buralar hep bizimdi" diyebileceğimiz bir bölgede. Bakınız tam burada. Komşu ülkeler Sırbstan, Karadağ, Hırvatistan. Nüfusu 5 milyona yakın. Detaylı bilgiler de Wiki'de var. Bunları da ben yazacaksam giderim orada yazarım zaten neyse. Esas Bosna'ya dair bahsedilecek olanlar nüfusu oluşturan etnik unsurlar arasında son yüzyılda cereyan eden olaylar ama bunlar da bu yazının kapsamının dışında(Neyden bahsedeceksen onlardan bahsetsene *küf*). 

Benim Bosna'ya gidişim abimin ısrarı, babamın sponsorluğu ile oldu. Annemle birlikte katıldık geziye. Zambak Tur'un 4 gün 3 gecelik bir turuyla gittik geldik. Şimdi dolu dolu bir programdı açıkcası bir kaç gün daha olsaydı Bosna'da görmemiz gerekip de görmediğimiz hiç bir yer almayacaktı zannımca. Tabi bunda tur rehberimiz Hüseyin Kansu Bey'in de insan üstü çabalarını da göz ardı edemeyiz. Grubumuz 40 kişiydi. Çok şükür tek bir pürüz bile yaşamadan geziyi nihayete erdirdik. Allah hepsinden razı olsun.

Bosna'da ilk önce Vsoko şehrine gittik. Şehir deyince aklınıza İstanbul, Bursa, Erzurum gibi büyük şehirler gelmesin. Saray Bosna hariç Bosna'daki benim ismini zikrettiğim bütün şehirleri bir Anadolu şehri gibi düşünebilirsiniz. Vsoko'da Türkiye'deki İmam Hatip Liselerine denk olan bir Medrasa'yi ziyaret ettik. Burada okulun 77 yaşındaki müdürü Salih Bey'den okulla ilgili bilgiler aldık. Okulu gezdik tanıdık. Sonra buradan Travnik şehrine gittik. Travnik vadiye kurulmuş bir şehirdir. Vezirler şehri olarakta bilinir zira Osmanlı devletine tarihi boyunca 19 tane vezir vermiştir. Travnik kalesine çıktık. Bosna'nın bağımsızlık savaşı sırasında Türkiye'den savaşmaya gitmiş olan Selami Yurdan'ın kabrini ziyaret ettik. İlk günü otelde akşam yemeğinni yemek suretiyle tamamladık. Otelimiz **** yıldızlı Hollywood Oteldi. Bize yansıyan tatsız bir olayını görmedik.

Aşağıda ilk günün fotoğraflarından üçü. Çok bir şey yok, tam anlamıyla panorama da değil zaten.

Travnik Panorama 1
Travnik Panorama 2
Travnik Panorama 3









İkinci günümüz sabah saat 7'de kahvaltı ile başladı. Daha sonra Saray Bosna'nın içinden geçen Bosna nehrinin doğduğu yer olan Bosna Milli Park'ına gittik. "Vrelo Bosna" yani Bosna'nın kaynağını yerinde inceledik. Vrelo Bosna ile ilgili Faruk'un iki resmi var yeri gelmişken link verelim. Biri bu, biri bu. Sonrasında Bosna Bağımsızlık Savaşı sırasında açılmış olan ve Boşnaklar için savaş sırasında bir aort damarı vazifesi gören Tünel'e gittik. Normalde 800 metre olan Tünel'in sadece 25 metrelik kısmı görülmeye açıktı. Burada Tünel'in kazıldığı evin sahibi 85 yaşındaki teyzemizi ziyaret ettik. Bahçesinde savaşla ilgili 18 dakikalık bir video ile bilgilendirildik. Günlerden Cuma, vakitte Öğle namazının vakti olduğuna göre Cuma Namazı kaçınılmazdı(sanki ikisi bir araya gelmese kılmayacağız töbe töbe). Cuma namazını Saray Bosna'nın merkezi sayılan Başçarşı'daki(Baśćarśı) Gazi Hüsrev Bey Camiinde eda ettik. Akşam saaat 5'te tekrar buluşmak üzere Başçarşıyı keşfetmek üzere dağıldık. Başçarşı tam anlamıyla bir Osmanlı mimarisine sahip. Küçük dükkanları ve Bedesten'i ile birlikte bir Bursa, bir Buldan bir Mısır Çarşısından farkı yok(Bursa'ya giden bilir). Neyse efendim alışşveriş falan sonraki işler bunlar. Saat 17.00'da Başçarşı'daki Moriça Han'da buluştuk ve hocamızın vasıtası ile Aliya'nın biri 85, biri 83 yaşında olan altmış yıllık arkadaşlarından, onların yıllarca toplandıkları odada, Bosna'ya dair, Aliya'ya dair, savaşa dair pek çok bilgiler edindik. Bunlar başka yazıya inşallah. Bir buçuk saatlik bu muhabbetten sonra otele döndük ve ikinci günü de böylece sonlandırdık.

İkinci günden seçme fotoğraflar. Bunları severek çektim bak yalan yok.

Tünelin Teyzesi


Vrelo Bosna
Asalet Parayla Değil



Üçüncü gün sabah erkenden Mostar şehrine doğru yola çıktık. Saray Bosna'ya 160 km olan Mostar'a gidişimiz yaklaşık iki buçuk saat sürdü çünkü gittiğimiz yol derin bir vadide açılmış tek gidiş tek geliş bir yoldu. Yol boyunca Neretva nehri bize eşlik etti. Bosna nehirler açısından zengin bir ülke. Öyle ki uzun bir yol gidiyorsanız yolun belli kısımlarında illa ki bir nehir size eşlik ediyor. Yol üzerindeki ahşap işçilikleri ile meşhur Konjic şehrine uğradık. Saat 11 gibi Buna nehrinin kıyısındaki Blagaj şehrine ulaştık. Nehrin doğduğu dağın dibine yapılmış tekkeyi uzaktan ziyaret ettik. Öğle yemeğini nehir kıyısında yedikten sonra önce Poçitel şehrine sonra da sabah yola çıkarken ki ilk hedefimiz olan Mostar şehrine vardık. Köprüsü ile meşhur olan şehir tamamiyle taş yapı. Annemin de ifade ettiği şekliyle "Her zaman televizyonda belgesellerde, gezi programlarında gördüğümüz bu yerlerde bulunmak, köprüyü yakından görüp üzerinden geçmek tarif edilemez bir duygu benim için". Annem tam böyle demedi tabi ama ben böyle anladım. Mostar Atlama Klübüne bağlı köprüden belli bir ücret karşılığı atlayan gençler bir de bizim için atladılar köprüden serin sulara. Mostardan bize kendisini hatırlatacak hediyeliklerden öte bu duygular ile ayrıldık. Hediyelikte aldık tabi.

Üçüncü günü unutmadık, unutmayacağız.  

Mostar Köprüsü
Blagay Tekkesi ve Buna Nehri ve Ben
Poçitel Kalesi

Köprüden Atlama Gifi(büyük hali hareketli)
Son gün sabahtan grubun yoğun ısrarı üzerine Vrelo Bosna'ya gittik. Gezecek çok yer kalmamıştı zaten bir sabah yürüyüşü ve bol oksijen ile güne başlamak iyi bir tercih oldu. Sonrasında savaş sırasında kurulmuş ve bugünlere kadar varlığını devam ettirmiş olan Sümejja Vakfını ziyaret ettik. Vakfın kuruluş amacı savaş sırasında yetim kalmış çocuklarla ilgilenmek. Vakfın kurucularından olan 77 yaşındaki Yasemin Hanım'dan vakfa dair bilgileri aldık. Öğlen yemeğimizi vakıfta yedik. Sonrasında gidiş saatimiz 16.00'a kadar olan vaktimizi geçirmek üzere Başçarşı'ya geçtik. Burada gerekli alışverişleri yaptıktan sonra yorgun ama mutlu bir şekilde havaalanına gelip, 18.30 uçağı ile Türkiye'ye hem kendimizin hem grubumuzun bir kısmını Bosna'da bırakarak geri döndük.

Son gün çekileni var, çekilmeyeni var.

Sebil(Sebilj)
65 Yıllık Ateş(hala sıcak)

Nuh Nebi Tramvayı
Yazının tamamını okuyup da bu satırlara kadar gelen güzel insan, şunu bil ki bu yazı pek çok yönden eksiktir. Ne yeterince gözlem var yazıda, ne de yeterince turstik malzeme. Bir sonraki yazı ile bunların bir kısmını daha ikmal etmek gibi bir düşüncem olduğundan dolayı bu yazı kamil olamadı. Zaten benim için yeterince zor oldu hal-i pür meralimi anlatmak. Anlatamadım ama sen anladıysan ne mutlu bana. Senden de Allah razı olsun.

İşte sana Bosna'ya gitmek için On Sebep
1) Ecdad neler yapmış, neler bırakmış deyip tarih avcılığı yapabilirsin.
2) Kardeş halk Boşnaklar neler yaşamış, neler yaşıyor diye bakmaya gidebilirsin.
3) Dünya üzerinde müslümanların durumu nedir? konulu gezi programına dahil edebilirsin.
4) Balkan misafirperverliği nasılmış görmek isteyeblirsin.
5) Avrupanın ortasında müslüman bir millet nasıl olunurmuş? Ne kadar olunurmuş anlamak isteyebilirsin.
6) Tamamen turistik amaçlı bir geziye katılarak gidebilirsin.
7) Doğal güzellik aşığıyım diyorsan Bosnayı da bir görmelisin.
8) Gör ...üm yolları, iç soğuk suları diyorsan, soğuk suları gayet güzel.
9) Çok paran vardır, görmedik yer kalmasın diyorsundur.
10) Allah rızası için gidersin ve oradaki insanlara bir faydan olur.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Kısa Kısa 2

Uzun uzun yazacak durumlara henüz eremediğim için kısa kısa yazıyorum.

Son Teravih

Çok fazla teravih namazına gitmdim bu Ramazan'da. Hatta 10'u bile geçmedim ama her sene son teravih namazına gidilir. Bu bir şart değildir, son teravihin ilk teravihten bir farkı yoktur. Bu sene farklı olmasının sebebi ise son olmasının namazı kıldıran imam sebebiyle son olması. Emrullah Hoca, Sultanahmet Camii İmam Hatibi olarak yürütmekte olduğu görevinden Kasım ayı itibariyle emekli olacak. Böylece ben de onun imamlığı altında son kez Sultanahmet camiinde teravih namazı kılmış oldum. "Eeee bunda ne var ki?" diyenler için, çocukluğu Sultanahmet'te geçmiş birine böyle şeyler söylenmez, duygusala bağlar sonra insan. Allah Emrullah Hocadan razı olsun.

Ramazan Bayramı

Bayram yine her sene olduğu gibi... Annesi ve babası İstanbullu olmayan çocuklar için ne kadar zor günlerdir bayramlar. Gelen yok, giden yok. Arkadaş ilaç niyetine bir tane yakın akraba olsun şu koca şehirde. Yoksa ithal edilsin, gereken yapılsın. Hayır yazıktır, bayram namazından, aile içi bayramlaşmadan ve mezarlık ziyaretinden ibaret bayram mı olurmuş ya? Kim görmüş kim duymuş şimdiye kadar? İki kardeşiz ilerisi için endişelerim var.

Bosna

Bilenler duyanlar vardır ama ben yine de buradan da söyleyeyim. 1-4 Eylül tarihleri arasında annem ile Bosna'ya genel kültür ve isim şehir gezisine gidiyoruz. Bu süre zarfında çok fazla arayan olacağını tahmin etmiyorum ama arayıpta ulaşamayan olursa belki buraya bakmak aklına gelir. Sonra vay ben duymadım vay ben bilmiyorum demeyin.

Yeni Okul

Okul ayın 19'unda açılıyormuş (Hangi okul diyenler ışığı görsün) Arkadaş daha tatil yapacaktık diyor insan ama artık yalan tatil falan. "Lan hırt 3 aydır ne yapıyorsun sen?" diyorum evet bunu kendim söylüyorum bu sefer. Hafif bir gerginlik var tabi belirsizlikten kaynaklanan. Mehmet ve Nazif'e karşı metin bir duruş sergileyip "Ya ben her türlü uyum sağlarım siz rahat olun" desem de hafiften hafiften bir ürperti yayılıyor bedenime. İlginç bir karşılaşma olacağı kesin hem benim için hem de Marmara İlahiyat Fakültesi için. Esas soru en çok hangi taraf şaşıracak? Zamanla belli olur o da  zaten.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Ne Yapıyorum Ben!

Aslında dişe dokunur hiçbir şey yapmıyorum. Bol bol yapmamam gereken şeyler yapıyorum. Mesela oyun oynuyorum hala eşşek kadar adam olduk bilgisayarı hala en çok oyun için kullanıyorum. Halbuki bilgisayar kullanımına dair çok güzel hayallerim vardı. Bu hayallerin gerçekleşmemesinde benim iradesizliğimden ziyade, iradesizliğimin temelinde yatan sebeplere eğilmek istiyorum. Bir kere çok geç bir dönemde tanıştım bilgisayarla. Teee Lise 2'de tanıştım. Çocukken babamın arkadaşlarını bilgisayarlarında Wolfied oynamışlığım ve Paint'te adımı yazmaya çalışmışlığım var ama onları saymıyorum. Bir, iki de internet kafelerde sürtmüşlüğümüz var ama fasulye bunlar hep fasulye. Çevremdeki arkadaşlarımda şunu gözlemledim ben, bilgisayarla erken yaşta tanışanlar genelde belli bir yaştan sonra oyundan alacakları tadı almış artık "Benim o taraklarda bezim olmaz" söylemine sahip oluyorlar. Böylece oyuna harcayacakları vakti diğer aktivitelere kaydırıp bilinçli bir kullanıcı payesine erişiyorlar. Ben de bilinçli bir kullanıcı olacağım günlerin hayalini kuruyorum hala. Hemen de geyiğe sarmışım, muhabbetim hiç çekilir bir hal almamış.
İftarlara katılıyorum, farklı arkadaş halkaları ile farklı günlerde ve mekanlarda iftar yapıyorum. Hepsi için ayrı bir mekan bulmak zor oluyor doğrusu ama elimden geldiğince uğraşıyorum. Sonra bugün kütüphanemdeki kitapları bilgisayar ile kayıt altına almaya başladım. Bu benim belki de son bir hafta da yaptığım en faydalı iş oldu. Şimdilik iki rafı geçirebildim. Uğraştırıyor biraz biraz ama bittikten sonra en azından aynı kitaptan bir kere daha almak gibi bir hataya bir daha düşmeyeceğimi sanıyorum.
Bloga'da hiç yazı yazasım yok arkadaş, çok afilli, alengirli şeyler olmuyor bu aralar zira. he normalde böyle şeyler çok sık mı oluyor sanki, yok olmuyor ama en azından hayatımıza yön verecek bir kaç şey oluyordu onları yazıyorduk. Olduğu kadar artık.

Kendime Not: Bu kadar oyun oynayacağına kitap okusaydın eheyyy.

7 Ağustos 2011 Pazar

Kısa Kısa 1

Kardeşimizin Sitesi Açıldı...

"Selman'a en çok yorum bırakan" gibi bir sıfatla nitelendirilmeyi seçen İ.T.Ü bünyesinden tanışma, Giresun'dan doğma Zafer Düzen kardeşimizin blogu açılmıştır. Sitesine bu linkten ulaşabilirsiniz. Bloguna isim seçme konusunda pek yaratıcı bir tavır sergilememiş olsa da, yoğun işlerinin arasında iki satır yazılı bir şey karalama isteği karşısında gözlerimiz yer yer dolmaktadır. Yazılıma yeni başlamış dimağları şenlendirme misyonunu üstlendiği blogunda yazacağı yazılar "Abi yanlış yaptık, felsefe yalan, hayat PHP'deymiş" dediğim gün benim için daha büyük anlam ifade edecekler inşallah. Hayırlı olsun...

Yüksek Lisans Marmara'da Yapılır...

Takip edenler bilirler, bir yüksek lisans gündemim var Mart ayindan beri. Bütün sular durulup gerçekler su üstüne çıktığında benim de İstanbul'da değil Marmara'da yüksek lisans yapacağım belli oldu. İstanbul'u bireysel hatalardan dolayı gol yiyerek kaçırsamda, bir buçuk hafta içinde kullandığım ve duyduğum söz öbeği "hayırlısı olsun"'un gücüyle Eylül ayında eğitim öğretim hayatıma devam edeceğim inşallah. Hayırlı olsun...

Yazlıkçı...

Ramazan ayı ve öncesindeki bir hafta boyunca yazlıklarda gezip tozduğumdan ve internetim olmadığından mütevellit bir önceki yazı ile bu yazının arası epey açıldı. Daha da bizimkiler yazlıktan gelmiyorlar. Bu vesile ile ben yoğum aslında....


Bisiklet...

Atadan kalma en az on senelik olan Bisan-İhlas MTB marka abimin bisikletini anneannemin çatı katından indirip dün tekrar çalışır hale getirdim. Sonra da Sultanahmet'ten Fatih'e kadar oruçlu bir beden ile bisiklet süre süre geldim. Uzun zaman sonra bisiklet sürmek keyifliydi tabi ki ama Ramazan'da bir daha bunu tekrarlamak için insanın deli olması lazım geliyor. Yapan birisini görürseniz en azından benden daha deli olduğunu anlayabilirsiniz...

17 Temmuz 2011 Pazar

İzmir'in Dağlarında Çiçekler Açar

Geçtiğimiz haftasonu İzmir'e bizim köye gittim. Sizin köy neresi derseniz tam olarak şurası diyebileceğimi zannediyorum. Mavi gözüken yer Latif abimin inek damı, en tepedeki ev de dedemin evi. Her neyse Cuma günü yola çıktım. Yola çıkarken de İzmir'de 30 saatimi, yolda ise 18 saatimi geçireceğimi bilerek çıktım. Fiyat/Performans, Zaman/Fiyat, Performans/Zaman birimlerinden herhangi biri açıısndan karlı bir alışveriş olmadığının farkındaydım zaten ama olsun hem kendim için bir değişiklik olsun dedim, hem iki insan görmüş olurum dedim. Fakat kazancım bunlarla sınırlı kalmadı.

Kimse bana demedi ki "Eski takımı yeniden bir araya getiriyoruz, var mısın?". Hayır bunu bana söyleseler, ben isterse iki saat kalacak olayım, zaten giderdim yine. Eski takımdan kastım ne mi? Eski takımdan kastım çocukken her yaz köye gidip yaklaşık bir ay süre ile kaldığımız zamanlarda birbirimize yoldaş olduğumuz, aynı su akıntısının önüne baraj kurup sonra yıktığımız, küçük tepe ismi ile meşhur tepeye beraber baraka kurduğumuz sonra içine girip "Burası benim evimmiş meğersem" dediğimiz, "Haydi 3. havuza kadar gidelim" diyip sonra yolun ortasında böğürtlene daldığımız, zaman zaman sayıca değişkenlik gösteren ama her zaman 3 kişiden fazla olan takımı kastediyorum. Kim vardı peki bu takımda? Reyhan Ablam, kardeşi Oğuzhan, kuzenim Hatice, onun kardeşi Recep, kardeş torunumuz Enes, Enes'in kardeşi Rümeysa ve ben vardım.

Bunca sene (bazılarını görmeyeli 4-5 sene olmuştu) sonra hepsini birden görmek bir hoş oldu. Oturup eski günleri uzun uzun yad edecek veya küçük bir geziye çıkacak vakimiz olmadı belki ama birlikte oturup konuştuğumuz 1-2 saat çok şükela oldu. Düşünün ki sabah akşam kaymaklı ekmek kadayıfı yiyorsunuz ama ne şekeri ne kaymağı sizi baymıyor. Tabi ne yaptık? Hazır birbirimizi bulmuşken fotoğraf çektirdik. Eskilerden bir fotoğraf olaydı onu da koyaydım güzel olurdu tabi ama kim bilir nerede o fotoğraflar. Bulursam koyarım artık. Bu da böyle bir anım taze bitti zira.
Soldan Sağa: Oğuzhan, Reyhan Abla, Ben, Mehmetcan, Hatice, Recep, Dedem

Bir Günlük Civciv Böyle Olur(Boyamaya Gerek Yok)
 
Yarasa Fotoğrafı Çektim Yuhh!!!

Aslında Şehrin Işıklarından Yıldızlar Gözükmüyor :p

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Leyla ile Mecnun

Yeni başladığım bir dizi Leyla ile Mecnun. Uzun zamanlar boyunca diziyi takip eden arkadaşlarımın bazılarından diziyi benim de izlemem gerektiği konusunda ciddi geri dönüşler almıştım. İnsanlar etrafımda dizi oyuncularının repliklerini tekrar etmek suretiyle eğlenirken ben de fransızcamı bayağı bir ilerlettim. En sonunda da diziyi merak ettiğimden değil artık yeterince fransız kalmamdan mütevellit aldım Said'den diziyi başladım izlemeye.
Güzel dizi Allah için, öyle kahkahalar atarak güldürmedi beni ama karakterleriyle, garip kadrajlarıyla ve çekim açılarıyla sardırdı beni kendisine. Şu an itibari ile 7. bölümünü bitirdim. Daha da izlerim ben bu diziyi, bitiririm bu sezonu. Yazıyı yazma sebebim ise şu, televizyon izlemeyen ve kotalı internete sahip olan birisi olduğum için, çok fazla dizi izleyen bir insan değilim. Böyle eşin, dostun tavsiye ettiği dizileri izliyorum ara ara. Şimdiye kadar ne izledin derlerse Lost, Prison Break, Smallville, Mahallenin Muhtarları, Bizimkiler, Memoli ve muhtelif Türk dizilerini izledim. Yazıyı yazma sebebim ise bu izlediğim diziler içinde en güzel başlangıcı olan bölüm Leyla ile Mecnun dizisinin 6. bölümünün girişidir. Zaman çizgisinin düzgün ilerlemesi fakat göreli kullanımı belki de bu sahneyi benim onu olduğu yere koymamdaki en büyük etkendir. Hangi sahne bu peki? Şu sahne efendim:

5 Temmuz 2011 Salı

Mezunum, Mezunsun, Mezun




Geçtiğimiz perşembe günü yani 30 Haziran 2011 tarihinde resmen okulu bitirmiş olduk. Okulla olan 4+1 yıllık sözleşmelerini daha fazla uzatmamaya karar veren 40-50 kişi toplu mezuniyet töreni ile yeni hayatlarına uğurlandı. Sözü çok fazla uzatmayacağım. Mezun olan bütün arkadaşlarıma önlerindeki hayatlarında başarılar dilerim. Kim bilir belki ileride bir gün, bir yerlerde yeniden karşılaşırız bazılarınızla. Videoyu hazırlayan Gök(han|su) arkadaşımıza saygılar. Hayra karşı...

Kendime Not: Bir video, bir kaç resim ile bu yazıyı kotarırım bence.

Mervdivenlerin Dili Olsa da Konuşsa

Eti Hoca'nın Mihmandarlığı ile Yürüdüler Mezuniyete


Ulviye Hoca ile Başla ve Bitir Oynadık
Binlerce Kep Var