İki Çizgi Arasında Hayat
Kısaca öz yaşam öykümün iki çizgi arasında nasıl sıkışıp kaldığını, çizgilerden birini "geçemezsin ki", "geçerim işte", "enem geçti" leri, kalanları, türevleri ve ila ahiri...
3 Şubat 2012 Cuma
1 Şubat 2012 Çarşamba
Sonluk
Yazmadım arkadaş, bilerek ve isteyerek. "Finallerim vardı" bahanesinin arkasına sığınmak istedim ama gerçeğin bu olmadığını bile bile kimi kandırmaya çalışıyorum ki. İnternette yazmak, kağıt üzerine yazmak ile aynı hissiyatı uyandırmıyor ki. Aslında bu da çok doğru değil. Kağıda da yazmıyorum çünkü. Zannedersem ben yazı yazmayı değil, yazı yazdığımın hayalini kurmayı seviyorum. Kaç tane defter aldığımı ben hatırlamıyorum artık. Buna güzel yazı yazılır diyerekten kaç defteri örümceklere mahkum ettiğimi bilmiyorum. Problem değil artık. Koyverdim gitti. Tek söyleyebileceğim, bunu öğrenmek için bu denemeye değdi.
Bir şarkı ile bitirelim.
7 Ocak 2012 Cumartesi
Yarım Fazlası
Hayat yarım fazlası tavuk dönere benziyor benim için. Daha saçma bir analoji kuramazdım ama bir haftada 3-4 kere tavuk döner yiyen bir insandan başka türlü bir şey çıkmazdı zaten. Neyse anlatalım nasıl bir benzeşim yakaladığımı. Yarım fazlası tavuk döneri elinize alıyorsunuz ve başlıyorsunuz bir ucundan yemeye. İlk ısırıklarınızda ne döner geliyor ağzına ne patates, duruma göre, ne de salata. Geliyorsa da tatmin edici miktarda değil. Böyle yavan, kuru ekmek yer gibi oluyorsunuz. Bebeklik ve çocukluk döneminin bundan çok farklı bir tat bıraktığını düşünmüyorum. Sonra ikinci tip ısırıklar geliyor. İçinde malzemesi var, eti, salatası, patatesi. Hepsinden belirli oranlarda var. O yudumda eksik olan bir şeyler var ama. Tam olmamış. Sanki hayatınızın gençlik dönemi gibi. Sonra orta kısımda yer alan malzemesi bol, yüzünüzde aradığınızı bulmuş ifadesi uyandıran ısırıklar var. Çok fazla yok onlardan. Her dönerde iki ya da üç tane vardır. Belki biraz daha fazla. Olgunluk dönemi eserlerimize benzetirim bunları. Evliliğimizdir, doktoramızdır, çocuklarımızdır, müdür olmamızdır belki de. Kıymetini en çok bilmemiz gereken yudumlardır muhtemelen. Buna müteakip dönerinizin son yudumlarına gelirsiniz. Yine malzeme azalmıştır, döner yavanlaşmaya başlamıştır. Başından beri tavuktan süzülen ve en sona biriken dönerin yağı, suyu karşılar sizi son yudumlarda. İşte yaşlılık günlerinizdeki birikimlerinizdir bunlar. Dönerciden çıkan analojide bu kadar oluyor işte.
NOT: Döner demişken, Üsküdar'a yolu düşen olursa Bağlarbaşı'da Nuh Kuyusu Caddesi ile Cumhuriyet caddesinin kesiştiği köşede Palmiye Döner var. Size belki aynı şeyleri hissettirmez ama döneri güzel :)
16 Aralık 2011 Cuma
Kaymağı Başkasının Yemesi
Bu sabah uykudan uyanır uyanmaz haberleri açtım nedense. Sabah dediysem o kadar da sabah değildi. Öğlen haberlerine denk geldim. İlk haber Dünya Sağlık Örgütü'nün(WHO) raporundan bahsediyordu. Afrika'da yedi milyon insanın açlık sebebi ile ölüm ile yüzleştiğinden dem vuruyordu. Bu bilinen bir gerçek uzun yıllardır zaten. Yüzyıllar boyunca sömürülmüş bir kıtadan başka bir şekilde hayatını devam ettirmesinin beklenmesi abesle iştigal olur. Hemen bir sonraki haberde ise karbonhidrat diyetine girmiş Norveçli'lerin tereyağlı yiyeceklere hücum ettiklerinden ve Norveç'te tereyağı stoklarının bitmesi üzerine hükümetin tereyağı ihracatının önünü açtığını anlattı bir güzel. Tereyağın kilosu 50$ olmuş hatta. Bir an "Adaletin bu mu dünya?" dedirtti bana bu iki haber. Bir tarafta ölmemek için direnenler, diğer tarafta "diyet yapmak" için tereyağı bulamayanlar. Diyet yapmak için tereyağı aramaları ayrı bir konu tabi.
Akşam üzeri de bir haber sitesinde(Timeturk) şöyle bir haberle karşılaştım. Habere bakmaya üşenenler için özetleyeyim. Forbes dergisi dünyanın en mutlu ve en mutsuz ülkeleri listelerini yayınlamış. Her iki listenin de ilk onları şu şekilde:
Listeye göre en mutlu on ülke şöyle sıralanıyor:
1) Norveç
2) Danimarka
3) Avustralya
4) Yeni Zelanda
5) İsveç
6) Kanada
7) Finlandiya
8) İsviçre
9) Hollanda
10) Amerika
Dünyanın en mutsuz ülkeleri:
1) Orta Afrika Cumhuriyeti
2) Zimbabve
3) Etiyopya
4) Pakistan
5) Yemen
6) Sudan
7) Nijerya
8) Mozambik
9) Kenya
10) Zambiya
Bir tarafına sürmek için yağ bulamayan Norveçliler dünyanın mutluları sıralamasında en başı çekerken, en mutsuzlar sıralamasında ilk onda, dokuz tane Afrika ülkesi yer almakta. Yüzyıllarca sömürdünüz, resmen Afrikalı insanların, ülkelerin üzerine inşa ettiniz medeniyetinizi. Şimdi bir zahmet gelip pisliğinizi temizleyin, iadeyi itibar yapın. Gerçi iade edecek itibar da kalmamıştır sizde. Gel de küfür etmeden bir gün geçir. bu yazıyı çok farklı düşünmüştüm ama burada bırakmam gerekiyor.
*Düşüncelerim çok naif, iptidai ve çocuksu gelebilir değerli okuyan. Fakat kimse benden İnsan Haklarına, Özgür Düşünceye, Uluslararası Hukuka inanmamı ve değer vermemi beklemesin.
** Evet kızdım
7 Aralık 2011 Çarşamba
Nasıl da Kandırdım Kuşları?
Saat olmuş 12. Kafada milyon tane şey. Eski İstanbul Adalet Sarayının önünden geçiyorum. Siz de bilirsiniz. televizyonda görmüşsünüzdür illaki. Çağlayana taşındı şimdi. Avrupa'nın en büyük adalet sarayı oldu. Yaptığımız en büyük işlerin hep inşaat olması da ayrı bir mevzu tabi. Neyse, önünden geçiyorum metruk sarayın, bir baktım güvenlik görevlisi var kapıda. Dışarıda sigara içiyor abicim. Diyorum ki kendi kendime "Neyi bekliyorsun acaba abi? Devlet boş binayı beklemeye neden adam dikiyor? Vur kapısına kilit kalsın öyle işte. Sonra kime vereceksen ver binayı." Sormaya karar veriyorum abiye neyi beklediğini. Tam kulaklığımı çıkartıp soracağım. O benden önce davranıyor kendisi. ".........." diyor. Kulaklığımı çıkartıp "Efendim?" demek durumunda kalıyorum tabi. "Nasıl da kandırdım kuşları?" diyor. Bir anlam veremiyorum ve gülüp yoluma devam ediyorum. Sonra fark ediyorum ki etrafta bir bahar havası varmışcasına kuşlar şakıyor. Bülbül mü desem yalı çapkını mı desem bilemiyorum, görünmüyorlar zaten karanlıktan ama hallerinden mutlu oldukları aşikar. Abiye dönüp bakıyorum tekrardan, elindeki cep telefonundan kuş sesi açmış kuşları gaza getiriyor. Ve o anda anlıyorum devletimizin boş binaya neden güvenli görevlisi koyma ihtiyacı hissettiğini. İşte böyle, hayat bazen sürprizlerle dolu olabiliyor.
25 Kasım 2011 Cuma
Beni Durakta Bırakan ...'e
Gecenin bir yarısı beni Eminönü'de tam şu noktadaki otobüs durağından almadan geçen ..., hayatta hiç kimseye etmediğim kadar içten ve samimi bir şekilde sana küfür ettim. Sanki hergün hem Eminönü'de hem de o durakta durmuyormuş gibi, hiç gaz kesmeden ve orada durak olduğundan haberi yokmuşcasına geçen ..., küfür etmek suretiyle hakkını aldım ve helallik dilemem gerekiyor senden ama şunu bil ki o gün gelip de hesaplar ortaya döküldüğünde beni soğukta bekletmenin hesabını ben de senden sorduracağım. El sallamış olmama rağmen duraktan çıkıp yolun yarısına kadar koşmuş olmama rağmen, "Bir önceki durakta yolcularımı indirdim, bu durakta bekleyen de bir sonraki otobüse binsin ne olacak diyerek" geçip gittin ya ...sün işte sadece bu yüzden hem de. Normal bir zaman olsa, düşünceli olmasam, kızgın olmasam umursamazdım seni. Küfüre de etmezdim. Saat 22.32 de Ahi Ahmet Çelebi Camii'nin önündeki Eminönü durağından geçen 28 numaralı otobüsün şoförü: Gözlerim görseydi birazcık daha plakanı alıp şikayetimi yapacaktım. Fakat bu hesap burada kapanmadı. Bu böyle biline ...!
15 Kasım 2011 Salı
Küvetteki Örümcekle Tanrı ve Kötülük Üzerine
Senin ne işin vardı küvette ben onu bilmiyorum sevgili örümcek ama üzerine su sıkıp ölümüne sebebiyet vermek istemedim. Bacağından tutup, bacağının kırılmasına sebep olmak da istemedim. Neticede sen de bu dünya üzerinde yaşıyordun ve en az benim kadar hayatta kalmaya hakkın vardı. Hala da var. Üstelik nemli duvarlara tırmanarak bulunduğun ortamı terk etme isteğin had safhadaydı. Bir örümcek azimli olmaya görsün. Belki geçiyordun uğradın ben onu bilemem. Belki de ağ kurup, avlar düşürecek bir köşe arıyordun kendine onu da bilemem. Beni çok düşünceli bir halde yakaladığın kesindi. Tanrı ve kötülük problemi üzerine düşünüyordum. Her zaman böyle şeyler düşünmüyorum tabi ki. Bugün sınavını olduğum Din Felsefesi I dersindeki konu başlıklarından biriydi sadece üzerine düşündüğüm konu. Seninle karşılaştığımız o anda şüphesiz ki güçlü olan bendim. Mentos reklamında oynamadığın sürece de galip belliydi. Dediğim gibi bir kaşık suya bakardı. Peki gerçekten hayat alacak kadar kötülük icra etmek bu kadar kolay mıydı? Hedefi 12'den vurmuş muydu Mackie, tanrı gerçekten varolsaydı bu kadar kötülüğe izin verir miydi diye sorarken. Salt iyi bir varlık bütün bu dünya üzerinde cereyan eden kötülükleri engelleyemez miydi? Netice de kadir-i mutlak bir varlıktı. Mantıksal olarak kötülüklerin engellenebilir olması, bunun tam hakim bir varlığın hakimiyetine gölge düşürüp düşürmediği ayrı bir konu. Yapabilir miydi ayrı bir konu.
Benim fikrim ne mi dostum? Bence yapmazdı. Nitekim yapmıyor da. Her gün binlerce suç işleniyor, haklar gasp ediliyor, canlar alınıyor, değerler istatistiklere dönüşüyor. Yaratıcı bir baba misali sürekli hep iyiye mi yönlendirecek zannediyorlar anlamıyorum ki. Bir gün ilahi bir şekilde kötülüklerin kendiliğinden sona ereceğini mi bekliyorlar yoksa? Herkese bir tane saksı boşuna konmadı, içi boşta koyulmadı heralde. Neden dünyada kötülük var ve bunun kaynağı ne üzerine biraz kafa yorulsa... Ya da herkes kendi kapısının önünü temizlese bütün sokaklar tertemiz olurdu değil mi? Olmazdı. Birisinin iki kapı arasında kime ait olduğu belli olmayan yerleri temizlemesi gerekiyor. Kim? Bu saate kalınca böyle yazının nereye gittiği de belli olmuyor tabi. Neyse örümcekle ayrı yollara gittik. Bana düşündürdükleri için müteşekkirim. Felsefi yazalım dedik duygusal yazdık yine iyi mi!
Etiketler:
felsefe,
J.L. Mackie,
kötülük,
örümcek
| Faydametre |
3 Kasım 2011 Perşembe
Dünyanın En Endişeli Adamı
Dünyanın en endişeli adamı hiç şüphesiz ki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri koltuğunda oturan insandır. Şu anda koltukta Ban Ki Moon oturuyor. Endişeli olmak için sadece koltukta oturması yetiyor aslında. Sanki endişe makam ile birlikte geliyormuş gibi dünya genelinde gerçekleşen her türlü doğal afet, terör saldırısı, iç savaş bilumum aklınıza kötü olarak gelen ne varsa endişe ile karşılanıyor. Her türlü derken kayda değer olarak görülenler tabi. "Somalide ki kıtlıkla ilgili gelişmeleri endişe ile takip ediyorum.", "İsrail'in UNESCO'nun Filistin kararı üzerine açıkladığı eylem paketinin, başlama ihtimali olan barış görüşmelerini baltalamasından derin endişe duyuyorum." Kusura bakma ama bsg. Endişe duymak ne demek lan? Hiçbir yaraya işemeyen, kavga bittikten sonra meydana inip "Bu çocuğa kim yamuk yaparsa karşısında beni bulur!" diyen bir kurumun en tepesindeki adamsın sen ya. Fakat o da haklı tabi. Dış güçler onu da pençelerine almışlar, çalıştığı kurumuda. Peki bu kadar çepeçevre sarılmış sarmalanmış olmasaydı endişenin ötesine geçecek miydi? Pek mümkün görmüyorum. Ne mi demeye çalışıyorum? Damdan düşenin Nasrettin Hocadan başka dostu yok!
Etiketler:
Ban Ki Moon,
Birleşmiş Milletler,
Nasrettin Hoca,
UNESCO
| Faydametre |
27 Ekim 2011 Perşembe
Yazmak ya da Yazmamak, Benim İçin Bütün Mesele Bu!
Daha önceden de bahsettiğim üzere yazmayı ciddiye alıyorum. Nasıl yazdığımdan çok ne yazdığıma dikkat etmeye çalışıyorum. Yazmak fotoğraf çekmek gibi aslında benim için. Nasıl fotoğraf çektiğimden çok ne çektiğimle ilgileniyorum. Bu beni anlatımda konu odaklı biri yapar heralde. Haftada bir yazmaya çalışıyorum ama bazen üzerine yazmaya konu olmuyor bazen de yazmak istemiyor insan. Kimi zaman da ilk paragrafın yazdığım bir yazının devamına yazacak bir şey bulamıyorum ve siliyorum. Blog açmanın temel nedenlerinden biri de kişilerin kendilerini kimseye hesap vermek zorunda kalmaksızın, istedikleri konularda yazmak, çizmek, yayınlamak. Fakat bütün bunlara rağmen uzun süre boyunca yazı yazmayınca insan ister istemez bir yetersizlik atfediyor kendine. Sanki geniş kitlelere hitap ediyoruz da millet büyük bir ilgi ile bir sonraki yazıda ne yazacağımı merak ediyor.
Ne hakkında yazayım? Deprem mi? Çatışmalar mı? Bunlar hakkında yazmamak bu konulara duyarsız olduğumu mu gösterir? Hiçbir şey göstermez bilakis. Bu konularda yazmak istemediğimi gösterir. Peki şu anda ne yapıyorsun? O konularla ilgili yazmıyor musun? Eyhh. Rüyalarımla ilgili yazacaktım halbuki ben. Ayda bir, iki rüya gören adamın peşpeşe beş gün boyunca rüya görmesi normal midir ki? Rüyalar da tanıdık simalar vardı. Ekseriyetle tanımadıklarımdı ama. Garip garip şaçma sapan rüyalardı hatta biri, ikisi. Yüksek lisans hakkında yazacaktım belki de. Sevdim ben bu derslerin bazılarını. Diğerleri tırt diyecektim. Bölüm beni sadist yaptı, hiçbir şey anlamadığım dersten çok keyif alıyorum. Şikayet ediyorum gördüğüm herkese sonra ekliyorum, "Ama çok keyifli". Özerk dedi ki: "İyi, iyi biraz daha delirmişsin."
Hasta olmasam ben yazacağımı biliyordum aslında. Yazmamam gereken her şeye dair yazdım galiba. Biri hariç...
Beni En Son Takipleyene Not: Belki de senin dediği gibi yılda iki kere yazmalı.
Beni En Son Takipleyene Not: Belki de senin dediği gibi yılda iki kere yazmalı.
Etiketler:
rüya,
yüksek lisans,
özerk
| Faydametre |
14 Ekim 2011 Cuma
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Uzun zaman sonra elime alıp kısa bir sürede okuma imkanını buldum. Aslında daha önceden de okurdum ben bu kitabı ama her kitabın kendi zamanı var heralde. Zamanı gelmeden alamadık elimize kitabı. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Barış Bıçakçı'nın dördüncü romanı. Benim ise okuduğum beşinci Bıçakçı romanı. Aynı isimle çekilmiş, romandan uyarlama bir de film var. Film ile ilgili bilgilere şuradan, kitap ile ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.
Barış Bıçakçı okumaktan aldığım tadı başka hiç bir şeyden alamadım... Belki Kemalettin Tuğcu... ama yok lan Barış Bıçakçı daha güzel. Değişik bir uslübu var bir kere. Daha önceki Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra yazımda da bunlara değinmiştim zaten. Çokta değinmemişim aslında şimdi bakınca. Değinelim o zaman. Yazar hikaye anlatımını samimi ve içten bir dille gerçekleştiriyor. Anlattıklarında bir Menteş absürdlüğü yok mesela. Hepsi, yazdığı her şey hayatın bir aynası gibi. Okurken bunları biri yaşamıştır, şu anda yaşıyordur veya yaşayacaktır diyebiliryorsunuz. Yazılmış olanların kendi hayatınızdaki yansımalarını daha çok düşünüyorsunuz. Her romanı okurken karakterlerle ve yaşadıkları ile kendi hayatınızdan özdeş noktalar yakalamaya çalışırsınız elbette. Benim demek istediğim bir Bıçakçı romanında bu eylemin kitapla birlikte başlayıp ancak kitap bittikten sonra sona ermesi. İyice Selmanlaşmadan yazar ve kitapları hakkındaki övgülerime son vereyim.
Neydi peki bizim büyük çaresizliğimiz? Herkesin hayatta üstesinden gelemediği, altından kalkamadığı bir şey var mıdır? Ya da insanların kudreti dışındaki bir meseleye mi işaret etmektedir bu ifade? Çaresizlik kelimesi acınacak bir halde olmayı da beraberinde getirir mi insana? Enderle Çetin şanslıydı bence. Birbirlerini çok iyi anlayan, anlaşmak için konuşmaya gerek olmayan dostlardı onlar çünkü. İnsan hayatının her aşamasında yanında olacak birini bulamıyor her zaman. Zaten bulması da gerekmiyor bazen. Peki böylesi iki dost nasıl olup da çaresizlikten söz edebiliyorlar? Henüz yeterice düşünmedim üzerine ama çaresizliklerinin kitapta yazan şey olmadığını biliyorum. Her neyse efendim okumak isteyenlere tavsiye olunur.
Etiketler:
Barış Bıçakçı,
İletişim Yayınları,
kitap,
roman
| Faydametre |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
