7 Temmuz 2012 Cumartesi

Hayaldi, Gerçek Oldu

Bu yazı bir hayalin nasıl gerçekleştirildiğini konu edinmektedir. O yüzden “Hayalle ne işim olur benim, 10 numara realistim abicim” gibi bir cümle kuruyorsanız Amerikalıların bir deyimi var ya, onu bilin.  Hikâyedeki karakterlerin hepsi gerçektir.

Küçüktüm ufacıcıktım ve benim bir üç tekerlekli bisikletim vardı arkadaşlar. Evin içinde oraya buraya çarpa çarpa kullanırdım ben o şeytan icadını. Sonraları kabıma sığamaz oldum. Evim bana dar geldi. Tabi bisiklete de sığamaz oldum haliyle. Daha büyük bir bisiklet lazımdı. Abimin BMX marka(sonradan bunun aslında bir bisiklet türü olduğunu öğreniyoruz) bir bisikleti vardı. Boyu boyuma, huyu huyuma bir bisikletti Allah için. Ben ona bir Ali Ercengiz oyunu ile sahip oldum. Gerçi sonradan anlaşıldı ki aslında kendimin yürüttüğünü sandığım operasyon, büyük kardeşten küçük kardeşe artık büyüğe ufak gelen eşyaların devir tesliminin bir parçasıymış. Abime bir İhlas-Bisan MT Cat alındı. Zamanının gözde bisikletidir hor görmeyin garibi. Ben mutluydum yine de. Gerçi çok fazla bisiklet sürme imkânım da olmadı. Hafta sonu anneanneme gittiğimiz zamanlarda sürebiliyordum sadece. Küçükken yeterince ekmek yemediğim için bisikleti kendim kaldırıp indiremiyordum zaten o da cabası. 

Günlerden bir gün abimle ve birkaç arkadaşı ile bisiklet sürmeye çıktık. Yaş 12, En hızlı zamanlarım. Neyse efendim Sultanahmet meydanında sürüyoruz bisikletimizi. Öyle böyle derken bir viraj alalım dedik, hop lastik ayrıldı gitti yerinden. Abim ve arkadaşlarım bastılar gittiler tabi. Öyle bir yırtılmış ki meret bir de ön teker dönmüyor. Tee meydandan mahalleye ön teker havada taşıdım bisikleti. Sonra bizim ailenin bir geleneği olarak elzem olmayıp da bozulan eşyaların kaderini paylaştı bisikletim. Yaş 25, hala o gün getirip çatıda koyduğumuz yerde aynı şekilde duruyor bisiklet :=) Tabi bu hikâye burada bitmedi. Fiili olarak bitmiş gibi görünse de aslında kafamın içerisinde sürekli bir köşede bisiklete, bisiklet sürmeye duyulan iştiyak devam etti.

Gel zaman git zaman artık az buçuk ekonomi sahibi olup parayı nerelere savuracağımıza karar verir hale geldiğimizde dedim ki kendime: “Selman bak eşek kadar adam oldun şimdi bisiklet sürmeyeceksin de sonra çocuklarının bisikletlerine mi dadanacaksın? Tamam o da olur ama yine de sen bir bisiklet almayı düşün.” Ben bu minval üzere düşündüm ama o sene(2011),üniversite daha yeni bitmiş, yüksek lisans başvuruları yapıyorum, ramazan yaza denk gelmiş sanki kırk ayın çarşambası bir araya toplanmış. Bu kadar etkenin baskısını üzerimde hissettiğim yetmez gibi bir de annemin “Evde yer yok nereye koyacaksın bisikleti sen?” demesi beni daha derin düşünmeye sevk etti. Harbiden de evde yer yok(tu). Neyse efendim yüksek lisansa başladık. İlk dönemi bitirdik. İkinci döneme başladık. Aylardan Şubat. Nazif dedi ki: “Bisiklet almak lazım Selman”. Haklıydık. Gençtik ve kanımız kaynıyordu. Acil bir eylem planı ile para biriktirmeye başladık. Çok beklememiz gerekmedi Allahtan. İki ay gibi bir sürede gereken parayı ikimizde toparladık. O iki ay süresince birkaç soru vardı aklımızda: Nasıl bir bisiklet? Hangi marka? Hangi tür? Neticede dağa çıkacak halimiz yoktu. İkimizde şehir içerinde ve ulaşım amaçlı kullanacaktık. Tabi bu sorular ve cevapları madalyonun bir yüzüydü. Madalyonun diğer yüzünde aile baskısı, mahalle baskısı her türlü baskı vardı.

11.04.2012 tarihinde Nazif arkadaşımla birlikte gidip Sirkeci’den Efor Bisiklet San. Tic. Ltd. Şti. firmasında Kron marka XC250 model bisikletlerimizi aldık. Aslında benim gönlümde Whistle 1064D vardı, ancak bir takım ekonomik değişkenler sebebiyle kısmet olmadı(o kadar param yoktu). Çok şükür şimdiye kadar pişman olmadım, gerek bisikletten ötürü, gerekse de bisiklet aldığımdan ötürü. En zor kısmı muhtemelen hafta içi Üsküdar’da hafta sonu Fatih’te kalıyor olmamdan mütevellit her hafta İstanbul’un iki tepesine tırmanıyor olmak ve tam bir kaos olan İstanbul trafiğinde bisiklet kullanmak. Yokuş çıkmak bisikleti aldığım ilk gün hariç bir daha zor olmadı. Trafik ve bisikleti seçiş süreci ise başlı başına bir yazıyı hak ediyor. 

Sonuç vermeyen aile baskısının sebebi neydi peki? Temelde herhangi dişe dokunur bir sebebe bağlı olmayan ve tamamıyla çocuklarını her türlü tehlikelerden koruma içgüdüsüne veya “Anne-Baba olunca sende anlayacaksın” tabusuna dayanan bir karşı çıkmadır bu. Hayatımızın pek çok safhasında karşımıza çıka bu tabuyu kırmak bazılarımız için pek kolay olmuyor tabi. Benim hala bunu kıramamış arkadaşım var, anne-baba olduk artık kırın yahu. Şu benim bir saptamamdır ki, kimse annesinin/babasının kızı/oğlu olmuyor. Şüphesiz ki genlerimiz bazı karaktersel özelliklerimiz, fiziki görünüşümüzün büyük bir kısmı onlardan geliyor. Fakat her birey milyon tane etkenin neticesinde farklılaşıyor. O yüzden anne-baba olunca biz de anlayacağım evet ancak bu anladığımız kesinlikle annemizin, babamızın anladığı şey olmayacak. Neyse bunun farkında olarak bisiklet almak isteğimin peşini bırakmadım tabi anlattığım üzere.

Aldım bisikleti dayandım evin kapısına. Önce mali yaptırımda bulunmaya çalıştılar. Sonra sırasıyla annem, abim ve anneannemin sözlü tacizlerine mazur kaldım. “Akıl mı yok hiç sende?”, “Nerede kullanacaksın onu?”, “Evde koyacak yer yok!”, “Git kaza yap aklın başına gelsin”, “İki gün sonra kullanmayı bırakacaksın sonra ne yapacaksın onu?”. Bu soruların hepsine güzel cevaplarımı verdim tabi ki. Sonra çektim la havlemi kullandım bisikletimi. İlk haftadan sonra zamanla itirazların şiddeti azaldı, şu anda yani bisikleti aldıktan üç ay sonra, yapılacak ilk ciddi kazadan sonra konuşmak üzere sustular. Ben bu süre zarfında hemen hemen her yere bisikletle gitmeye başladım. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bisiklet ayrı bir dünya. İçine girmeden onu hayatınızın bir parçası yapmadan ne demek istediğimi anlamanız zor(ver gazı). “Eee ben küçükken çok pis kullanırdım, taa nerelere giderdim” diyenlere “Bi ...... git çay koy o zaman” diyorum buradan. Şu anda ne yapıyorsun bisiklet için? Çıkar tozunu al, çocuğun bindir, eşinle bisiklet al. Hayatına iki gram egzersiz, oksijen sok. Çek arabanı trafikten. Hem havaya hem kendine bir faydan olsun. Neyse va’z-u nasihat zamanı değil.

Ben direndim kazandım arkadaş. Kendim için faydalı olanı seçtim. Pişman değilim, üzgün hiç değilim. Hayaller gerçek olsun, mümkünse.  

1 Şubat 2012 Çarşamba

Sonluk

Yazmadım arkadaş, bilerek ve isteyerek. "Finallerim vardı" bahanesinin arkasına sığınmak istedim ama gerçeğin bu olmadığını bile bile kimi kandırmaya çalışıyorum ki. İnternette yazmak, kağıt üzerine yazmak ile aynı hissiyatı uyandırmıyor ki. Aslında bu da çok doğru değil. Kağıda da yazmıyorum çünkü. Zannedersem ben yazı yazmayı değil, yazı yazdığımın hayalini kurmayı seviyorum. Kaç tane defter aldığımı ben hatırlamıyorum artık. Buna güzel yazı yazılır diyerekten kaç defteri örümceklere mahkum ettiğimi bilmiyorum. Problem değil artık. Koyverdim gitti. Tek söyleyebileceğim, bunu öğrenmek için bu denemeye değdi.

Bir şarkı ile bitirelim.

7 Ocak 2012 Cumartesi

Yarım Fazlası

Hayat yarım fazlası tavuk dönere benziyor benim için. Daha saçma bir analoji kuramazdım ama bir haftada 3-4 kere tavuk döner yiyen bir insandan başka türlü bir şey çıkmazdı zaten. Neyse anlatalım nasıl bir benzeşim yakaladığımı. Yarım fazlası tavuk döneri elinize alıyorsunuz ve başlıyorsunuz bir ucundan yemeye. İlk ısırıklarınızda ne döner geliyor ağzına ne patates, duruma göre, ne de salata. Geliyorsa da tatmin edici miktarda değil. Böyle yavan, kuru ekmek yer gibi oluyorsunuz. Bebeklik ve çocukluk döneminin bundan çok farklı bir tat bıraktığını düşünmüyorum. Sonra ikinci tip ısırıklar geliyor. İçinde malzemesi var, eti, salatası, patatesi. Hepsinden belirli oranlarda var. O yudumda eksik olan bir şeyler var ama. Tam olmamış. Sanki hayatınızın gençlik dönemi gibi. Sonra orta kısımda yer alan malzemesi bol, yüzünüzde aradığınızı bulmuş ifadesi uyandıran ısırıklar var. Çok fazla yok onlardan. Her dönerde iki ya da üç tane vardır. Belki biraz daha fazla. Olgunluk dönemi eserlerimize benzetirim bunları. Evliliğimizdir, doktoramızdır, çocuklarımızdır, müdür olmamızdır belki de. Kıymetini en çok bilmemiz gereken yudumlardır muhtemelen. Buna müteakip dönerinizin son yudumlarına gelirsiniz. Yine malzeme azalmıştır, döner yavanlaşmaya başlamıştır. Başından beri tavuktan süzülen ve en sona biriken dönerin yağı, suyu karşılar sizi son yudumlarda. İşte yaşlılık günlerinizdeki birikimlerinizdir bunlar. Dönerciden çıkan analojide bu kadar oluyor işte. 

NOT: Döner demişken, Üsküdar'a yolu düşen olursa Bağlarbaşı'da Nuh Kuyusu Caddesi ile Cumhuriyet caddesinin kesiştiği köşede Palmiye Döner var. Size belki aynı şeyleri hissettirmez ama döneri güzel :)